Ataması yapılmayan öğretmenler olarak Sıhhıye’deyiz. Hep az katılım oluyor(muş). Ben de ilk defa katılıyorum.
Birileri sesimizi duymasa bile biz avazımız çıktığı kadar bağıralım.
Ataması yapılmayan öğretmenler olarak Sıhhıye’deyiz. Hep az katılım oluyor(muş). Ben de ilk defa katılıyorum.
Birileri sesimizi duymasa bile biz avazımız çıktığı kadar bağıralım.
Çok eğlenceli olduğu kesin.Bir o kadar da tehlikeli.
Temprari ile bugün, buzda dans edâsıyla baya yol katettim. Kırmızı ışıkta patinajlar, kaygan yolda estetik ritimler vs.
Cidden eğleniyorsunuz… Hatta bunun için üzerine para bile verirsiniz. Bir noktadan sonra kendinizi kaptırıp ustalaştığınıza iyice inanıyorsunuz. Hele bir de geçmişte övünülecek tecrübeleriniz varsa kimse sizi tutamaz.
İş buraya kadar mükemmel. Lakin anlayamadığınız şekilde; sağ şeritte yavaş yavaş, hafif tarz müzik dinlerken önünüze kasaptan ehliyet almış bir Broadway kırana kadar. Frene basıyorsunuz hatta köklüyorsunuz. Motor freni denen şeyi bir kenara bırakıp delice kornaya asılıyorsunuz. Ama bir terslik var… Hissediyorsunuz… Ne oldum diyene kadar baya yol katediyorsunuz… Evet evet duramıyorsunuz.
Yandan bir ses, biraz korkmuş… “Ucuz atlattık.”
Yaaaaa diyorsunuz. Demek ki fazla abartmamak lazım. Hele ki altınızda 18 seneyi devirmiş, ihtiyar bir araba varsa. Temprari bile olsa, ı-ıh kendinize pek güvenmeyin.
Bir ülkenin uzun vadeli çıkarları için uygulanan politikalar bütünü desem yanlış ifade etmem sanırım.
Türkiye’de olmayan bir kavram. Ya da olup da gizlenen. Bilemiyoruz elbette, büyükler uygun görmediği için.
Bugün ülkemizin kısa vadede yönetimini hükümet politikaları belirliyor. Bunun temel nedeni de ülkemizi yöneten zengin/toprak ağası kesimin istekleri. Halkın adamı diyorlar ya hani(!) Neyse konuyu çorbaya çevirmeyelim.
Biliyoruz ki Cumhuriyet’in kurulmasından sonra; 10 sene gibi kısa bir süre içinde çokca cephede savaş veren, birçok sömürge devletinin hedefi olan bir ülke olarak pek de zengin değildik. İşte o süreç içerisinde kimse çok partili sistemi hayal bile edemezdi. Demokrasiyi kendine göre yorumlayan yeni oluşumları gözlemlersek bunu daha iyi anlarız sanırım.
Elbette bu süreç içerisinde, sistemi tasarlayan kişinin söz sahibi olması kaçınılmazdı. Aksi de düşünülemez zaten.
Bana devlet politikası dendiği zaman aklıma ilk olarak 1923-1938 yılları arası gelir. Genel olarak köklü bir o kadar da genç bir ülkeyi yapılandırmak kolay olmasa gerek. Elbette ana hedef yeni sistemin oturtulması ve ekonomik bağımsızlık yönündeydi. Ekonomisi dışarıya bağlı bir ülkenin, yöneticilerinin de dışarıya bağlı olması kaçınılmaz günümüzde.
Birilerinin adını duyunca irkiliği devletçilik politikası pek de verimli oldu bana göre. Şimdilerde sıcak para, yabancı sermaye diye arka arkaya takla atma rekorları kıran sayın yöneticilerin nedense hiç bulaşmak istemediği bir kavram. Oysa ki sosyal devletlerde halkın cebinden daha az para çıkması, refah seviyesinin artması için yapılmıyor muydu herşey?Evet büyük önder bunu yaptı. Sosyal devlet denilen şey topluma daha iyi bir gelecek hazırlamalıydı. Liberal ekonomi anlayışının temel alındığı dönemlerde bu toprağın insanı çok zor şartlarda başarılı olamadı ilk yıllarda. Ama devlet şimdi yaptığı gibi birilerinin kucağına oturamazdı. Çünkü dönemin tüm güç odaklarını tek başına bertaraf etmişti. Büyüktü ve inançlı. Devletçilik politikaları ile birlikte kimi sanayi dallarında dışa bağımlılık azaltıldı. Hatta azaltma terimi hafif kalır. Ve bu politika ne sosyalist ne de komünist politikalarla benzeşiyordu. Devlet gerektiğinde millete yol göstermeli ona yardımcı olmalıydı. Ki Atatürk de diyor zaten, devlet özel sektörle rekabet yapmaz diye… Özel sektörün yeterli seviyeye ulaştığı alanlarda gerekli devir işlemleri yapılır. Ama yerli kuruluşlara.. Tutup da elin oğluna değil!
Çünkü o devletti. Halkın tek güveneceği adres. Şimdilerde ise bu durumlara çok uzağız. Türkiye’nin en çok kazanan kuruluşları “gavur” diye tabir ettiğimiz kesimim elinde.
Atatürk yerli girişimcinin başarısını hedeflemişti hep. Yabancı sermayeye, sadece katkısı olacağı konularda kapı açmıştı. Şimdi ise istila ediliyoruz gibi geliyor bana. Elimizde ne kaldı, Türk halkının verdiği vergiler dışında?
Bugünden kelli hergün dershane.. 5 Sene önceki hâlimize döndük.
Ne demişler.. Tarih tekerrürden ibarettir. İnşallah 5 sene sonra da kendini tekrarlamaya kalkmaz.
Sınanmak için gelmişiz derler ya dünyaya… Cidden öyle…
Yok desen de, ben yokum desen de birileri seni yerine oturtup problemleri gözüne sokuyor sanki. Kaçamıyorsun kısacası. Çırpınıyorsun ama nafile.
Çözüm var mı? … Parası olup da huzur isteyen, huzur peşinde harcıyor ömrünü.
Parası olmayanın da tek hedefi para oluyor genelde. Sonuç? Pek başarılı değil kanımca.
Çoğaltılır bu örnekler… Kimisi aşağılarda arar mutluluğu kimi göz hizasında. Sürüp geçiyor işte. Bunalım, sıkıntı, anlık mutluluklar. Ama kaçamıyorsun… Çünkü senaryo hemen hemen belli. Mecburen kendi hayatının hem aktörü hem dublörü oluyorsun. Acıları da sen çekiyorsun, mutlulukları da sen yaşıyorsun.
Ama ben hiç bir film görmedim ki baştan sonra insanlar huzur dolu! Yok, komedi filmlerinde bile yok bu.
Yaşa işte, öyle ya da böyle.